Son Dakika: Gelibolu’da Dumlupınar Denizaltı Şehitleri Anıldı *** Çanakkale Boğazı’nda Şehit Denizciler Anıldı *** Göçmen Botu Battı 9 Kişi Öldü *** AK Parti Eski İlçe Başkanı Ölü Bulundu *** Çanakkale’de 2025 Aile Yılı Çalıştayı Düzenlendi *** WhatsApp Haber Hattı: 05437951277

T R T…

Adı “TRT”… Yani “Türkiye Radyo Televizyon Kurumu”… Adı üstünde Türkiye’nin, Türk Devleti’nin, yani Türk Milleti’nin tamamının malı ve her Türk vatandaşının hakkı olan bir kurum. Türkiye’nin kamu yayıncılığı yapmakla görevli..

T R T…
Yayınlanma: 133 Okuma

Adı “TRT”…

Yani “Türkiye Radyo Televizyon Kurumu”…

Adı üstünde Türkiye’nin, Türk Devleti’nin, yani Türk Milleti’nin tamamının malı ve her Türk vatandaşının hakkı olan bir kurum.

Türkiye’nin kamu yayıncılığı yapmakla görevli ilk ve tek kuruluşu.

Neden?

Çünkü bizim paramızla kuruldu ve halen daha bizim paramızla işletilen bir kurum. Bizim vergilerimizle işletilmesinin yanı sıra, aldığımız birçok ürünün içinde ödediğimiz TRT payı var.

İşte bu yönüyle, Türk milletinin ortak malı olan ve Türk Devletinin eliyle, Türk Milletinin ortak sesi ve nefesi olması gereken bir kurum…

Yani TRT, “T”ayyip “R”ecep “T”elevizyonu değil. AKP’nin borazanı hiç değil.

TRT ne?

Devletin, daha doğrusu Milletin televizyonu.

AKP ne?

Ülkemizdeki diğer siyasi partiler gibi, sadece siyasi bir parti.

Siyasi parti ne demek? Kendine göre bir ideolojisi, hedefi ve siyasi bir programı olan, toplumun tamamını temsil etmesi mümkün olmayan, muhalifi ve karşıtları da olan, ülkeyi belli bir süre için “mevcut anayasa, kanun ve düzenlemelere uygun şekilde” yönetmeye talip olan örgütlü bir yapı. Yani hiçbir parti devlet değildir.

AKP de devlet değildir. Ve siyasi bir partiyi, mevcut yasalar çerçevesinde muhalefet ederek, yaptığı yanlışları ve işlediği suçları ortaya çıkarıp millete göstererek, sandık yoluyla yıkmaya ve iktidardan düşürmeye çalışmak da suç değildir.

İsteyen siyasi partiler kendilerine müzahir radyo ve televizyon kurarak kendi propagandalarını yapabilirler ve bu vardır da. Fakat iktidarda olsun, muhalefette olsun hiçbir siyasi parti, milletin ortak malı olan TRT’yi, kendi parti amaçlarını gerçekleştirmek adına, bizzat kendi borazanı gibi kullanamaz.

Sadece devlet televizyonu da değil, hiçbir siyasi parti, yönetimde olsa dahi; devletin polisini, yargısını ve ordusunu; parti polisi, parti ordusu ve parti yargısı gibi kullanamaz veya partinin bir organı haline getirmeye teşebbüs edemez.

Teşebbüs ederse ne olur?

SUÇ OLUR!

İşlenen her suç ise, günü geldiğinde cezalandırılır.

Daha önce böyle bir şey oldu mu?

Evet, ne yazık ki, oldu!

Türkiye’de ve dünyada böyle şeyler oldu ve sonuçları da çok ağır oldu. Biri ülkemizden diğeri de dünyadan olmak üzere verilecek iki örnek sanırım yeterli olacaktır.

Yıl 1958 idi…

1950’de ilk iktidara gelmesinin ardından, zaman içerisinde muktedir de olduğunu anlayan Adnan Menderes’in (sözde) Demokrat (olan) Partisi, şimdiki Cumhur İttifakı’na benzer bir “Vatan Cephesi” oluşturarak halkı ayırmaya ve sert bir şekilde kutuplaştırmaya başladı.

Adı üstünde, kurdukları ittifakın adı: Vatan Cephesi’ydi. Yani bir Cephe oluşturuyorlardı. Cephe nedir? Savaşta düşmanla savaşmak ve onu yenip yok etmek için oluşturulan güç ve yığınak merkezidir. Dahası, verilen savaşın sürdürüldüğü alandır. Peki, cephenin karşısında yer alan şey nedir? Düşmandır!

Cepheleşme ve kutuplaşma öyle bir noktaya getirildi ki; DP ve CHP’lilerin gittikleri kahveler ve dahi namaz kıldıkları camiler bile ayrıldı. Birbirlerine bırakın kız alıp vermeyi selam bile veremez hale geldiler.

O dönem televizyon olmadığı için, tek yayın organı olan devlet radyosu, Demokrat partinin tam bir propaganda aracı haline getirildi. Sabahtan akşama kadar yapılan yayınlarda Demokrat parti övülürken, CHP ise sürekli olarak yeriliyordu. Psikolojik bir propaganda olarak her haber saati öncesinde Vatan Cephesi’ne katılan vatandaşların isimleri tek tek okunarak duyuruluyor ve ülkede herkesin Vatan Cephesi’ne katılmakta olduğu havası estiriliyordu. Radyoda adı okunan birçok kişinin bundan haberi dahi yoktu. İşi öylesine ileriye götürmüşlerdi ki, mezardakilerin bir kısmı ile daha çocuk yaştakilerin isimleri bile Vatan Cephesi’ne katılanlar arasında geçiyordu.

Savcılar, hâkimler, polis teşkilatı… Devletin ne kadar kurum ve teşkilatı varsa, hepsi demokrat partinin amaçlarına göre hareket etmeye zorlanıyordu!

Başta radyo olmak üzere, Devlet’in tüm imkânları kullanılıyor, aleyhte yayın yapan basın susturuluyordu. Sırf kendilerine yeterince oy çıkmadığı için; il olan Kırşehir, ilçe yapılarak cezalandırılıyordu!

İktidara Muhalif olanların gezileri ve seyahat özgürlükleri bile kısıtlanır hale gelmişti. Mesela; 29 Nisan 1959’da İnönü’nün, Uşak gezisi engellenmişti. 4 Mayıs’ta İstanbul’a gelen İsmet İnönü ve heyeti, Yeşilköy Havalimanı’ndan şehir merkezine giderken Topkapı’da, önce trafik müdürü tarafından durdurulmuş ve sonra Demokrat Partililerin saldırısına uğramıştı! 2 Nisan 1960’ta Kayseri’ye gelen İsmet İnönü’nün treni, vali Ahmet Kınık’ın emriyle durdurularak gezisine mani olunmuştu. Herkesi Demokrat Partili gibi düşünmeye ve böyle hareket etmeye zorlayan yönetim, muhalifleri ise adeta vatan haini ilan ediyordu!

Demokrat Parti, Âşık Veysel’i de Vatan Cephesi’ne katılmaya davet etmiş, fakat Veysel’den olumlu bir cevap alınamayınca, ünlü Ozan’ın seyahat etme hakkı elinden alınmış ve adeta köyüne hapsedilmişti. O dönemde Ankara’ya gelen Âşık Veysel Dönemin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan tarafından Ulus Meydanı’na alınmamış ve anlatılanlara göre Veysel’in sazı da büyük bir saygısızlık yapılarak, Vatan Cepheli zabıtalar tarafından kırılmıştı!

Veysel’e yapılanlar bununla da sınırlı değildi. Karlı ve tipili bir kış günü, Pamukpınar’a gelen Âşık Veysel; “belletmen”lik yaptığı Pamukpınar (Yıldızeli) Köy Enstitüsünden içeri dahi alınmamıştı.

Kendisine yapılanlara ve memlekette yaşananlara çok içerleyen Âşık Veysel şu şiirini yazıp söylemişti:

“Demokrasinin budur rejimi,
Vatan milletindir, kim kovar kimi?
Sıkma savcıları, kovma hâkimi,
Şekavet yok, adalet var bu yolda.

Topkapı’da, Kayseri’de, Uşak’ta,
Kimin hakkı vardır, bu sefil halkta
Parmaklar oynuyor türlü nifakta!
Selamet yok, felaket var bu yolda.

Radyo denilen milletin malı,
Neşriyatlar tarafsızca olmalı,
Hâkimiyet milletindir bilmeli,
Esaret yok, hep millet var bu yolda.

Manasız mantıksız Vatan Cephesi,
Vatan milletindir bu neyin nesi?
Maksat Menderes’in seçim dalgası,
Menderes yok, memleket var bu yolda.

Milletsiz bir devlet yoktur olamaz,
Eğri bakan aradığın’ bulamaz,
Hiçbir parti ebediyen kalamaz,
Şikâyet yok, nihayet var bu yolda.

Veysel söyler ama duyulmaz sesi,
Doğru diyene diyorlar asi!
Böyle değildi şu demokrasi,
“Tahkikat” yok, hürriyet var bu yolda.”

Değerli okurlarım görüyorsunuz, sanki korkunç bir dejavu yaşıyoruz! Söylenmesi gereken ne varsa Âşık Veysel söylemiş, daha ne desin?

Tabi bir de Almanya’da yaşananlar var.

19 Ağustos 1934’te Almanya’da yapılan Evet – Hayır’lı bir halk oylamasında Hitler’e % 89 evet vererek tek yetkili olarak başına getiren Alman Halkı, daha sonra başına gelecek felaketlerden bi haberdi!

Tek yetkili olarak iktidara gelen Hitler; ilk iş olarak, siyasi ve iktisadi nüfuzunu arttırarak, diğer siyasi partileri dağıttı ve tek parti rejimine dayalı ve muhalefete yer vermeyen bir diktatörlük kurdu!

Artık devlet, bir Führer Devleti’ydi!

Devlet sisteminin en üstünde, devletin ve milletin lideri olan güçlü bir “Führer” bulunmaktaydı. Parlamento karar almakta yavaş kaldığı için, Führer; halkı ve devleti ilgilendiren meselelerde parlamentoya alternatif olarak, hızlı kararları bizzat kendisi alıyordu. Ülke içindeki siyasal kuruluşların ve yerel yönetimlerin tamamı Nazi Partisi’ne bağlanmıştı.

Memurlar ve ordu mensupları, baskı ve propagandayı giderek arttıran Hitler’e koşulsuz olarak itaat yemini etmek zorunda bırakıldılar. Artık Hitler ne derse o oluyordu ve ağzından çıkan her emir kanun olarak telakki ediliyordu. Mevcut tüm yasaları geçersiz kılan bu kavram Führerprinzip’in de temeli olmuştu. Öyle ki, Hitler tarafından onaylanan herhangi bir eylem, hatta cinayet bile yasal hale geliyordu.

Küçük suçlar bile olsa, üç veya daha fazla suçtan hüküm giymiş kişiler, mutat suçlu olarak kabul edilmeye ve süresiz olarak hapse atılmaya başlanmıştı. Devletteki bütün pozisyonlar, Hitler’in iradesine sorgusuz sualsiz itaat eden kişiler atanarak dolduruldu. Belediye başkanları bile artık doğrudan Nazi Partisi tarafından atanıyordu.

Reich Basın Odası tarafından; muhalif gazete ve yayınevlerinin tamamı ya kapatıldı ya da ele geçirilerek partinin yayın organı haline getirildi. 1939’da gazete ve dergilerin üçte ikisinden fazlası doğrudan Propaganda Bakanlığı’na aitti.

Propaganda Bakanlığı tarafından; her hafta, tam olarak hangi haberlerin yayınlanacağı ve hangi açılardan işleneceği konusunda iki düzine direktif yayınlanıyordu. Bu baskı ve sansüre dayanamayan yazarlar ve gazeteciler sürüler halinde ülkeyi terk ediyordu.

Tabi ki bu propaganda ve konuşmaların ana aktörü yine radyo idi. Nazilerin borazanı haline getirilen Alman Radyosu…

Hitler, devletin bütün gücünü kendi amaçları için kullanmış ve hatta çıkardığı bir kanunla, Alman Bayrağını kaldırarak, yerine gamalı haçlı Nazi Parti Bayrağı’nı devlet bayrağı haline getirmişti.

Düşünün bir kere… Bir gün bir uyanıyorsunuz, bir gece kararnamesiyle Ay yıldızlı al bayrak kaldırılmış ve yerine her yere ampuller asılmış!

2954 Sayılı TRT Kanunu diyor ki; “bu Kanunun amacı “özerkliği ve tarafsızlığı” Anayasada hükme bağlanan Türkiye Radyo-Televizyon Kurumuna ilişkin esas ve usulleri belirlemektir.”

Devam ediyor.

TRT’nin yayın esasları: “Atatürk ilke ve inkılaplarını kökleştirmek, Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmasını öngören milli hedeflere ulaşmayı gerçekleştirmek, milli gelenekleri ve manevi değerleri gözetmek, yayınlarda tarafsızlık, doğruluk ve çabukluk ilkeleri ile çağdaş habercilik teknik ve metotlarına bağlı olmaktır.”

“Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak yahut Devleti ve Devlet otoritesini ortadan kaldırmak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak yahut sair herhangi bir yoldan bu kavramlara ve görüşlere dayanan bir Devlet düzeni kurmak amacı güden rejim ve ideolojilerin propagandasına yer vermemektir.”

“Tek yönlü, taraf tutan yayın yapmamak ve bir siyasi partinin, grubun, çıkar çevresinin, inanç veya düşüncenin menfaatlerine alet olmamaktır.”

Kanun gerekeni söylemiş.

Demek ki neymiş?

Mesela Osman Öcalan TRT’ye çıkarılamazmış. Mesela, Bebek katili Öcalan’ın mektubu bir seçim arifesinde AKP’ye destek için TRT’den yayınlatılamazmış. Mesela neymiş? Haberler yapılırken, muhalefetin yaptığı mitingler görmezden gelinemezmiş ve iktidarın mitingleri de sürekli ve taraflı olarak halkın gözüne sokulamazmış.

Neden? Çünkü TRT, AKP’nin değil, Büyük Türk Milleti’nin malıymış.

İsterseniz açın, Bandrol Kanunu olarak da bilinen, 3093 Sayılı Türkiye Radyo-Televizyon Kurumu Gelirleri Kanunu’na bir bakın. TRT genel Devlet bütçesinden ayrılan kaynaklarla (yani AKP’lisi, MHP’lisi, CHP’lisi, TKP’lisi hiçbir ayrım olmadan bizim verdiğimiz vergilerimizle) ve ayrıca radyo, televizyon, video ve birleşik cihazların satın alınmasında tahsil edilen ücretlerle yayın yapmaktadır.

Mesela bir televizyon, radyo, teyp, cd çalar aldınız. Verdiğiniz paranın % 8’i TRT’nindir. Aldığınız cihaz; TV, video, cd çalar veya radyo içeren bileşik bir cihazsa o zaman % 12’si TRT’nin. Diyelim ki, bir müzik seti aldınız % 10’u, bir cep telefonu % 6’sı, uydu alıcısı % 10’u, bil bilgisayar veya bir tablet aldınız % 2’si TRT’nin oluyor. Mesela kolunuza bir akıllı saat aldınız, ödediğiniz paranın % 14’ü hemen TRT’ye gidiyor. Mesela arabanıza bir navigasyon cihazı taktırdınız, cihazın ücretine ilaveten % 14 fazladan TRT’ye ödüyorsunuz.

Sadece bunlar da değil. Radyo ve televizyon vasıtasıyla yapılan her çeşit ilan ve reklamların gelirlerinden, film, bant, plak, dergi, kitap ve benzerlerinin yapım, yayın ve satışından elde edilecek gelirlerden; düzenlenecek her türlü konser, temsil ve benzeri programlara giriş ücreti ve bu yerlerde yapılacak ilan ve reklamdan elde edilecek gelirlerden de TRT’ye para ödüyorsunuz. Daha 2022 yılına kadar evinizde kullandığınız elektrikten bile TRT’ye pay ödüyordunuz.

İyi güzel, helali hoş olsun da, Milletin tamamının malı olan bir kurumun yalnızca bir siyasi partinin borazanı ve propaganda aracı haline getirilmesi hak mıdır?

Gelelim, bugünlerde gündemimizi meşgul eden boykot meselesine. Boykot, bir topluluğun ya da bireylerin bir kişi, şirket, siyasi düşünce, ülke ya da ürünle olan ekonomik, sosyal ya da kültürel tüm ilişkilerini bilinçli olarak kesme eylemidir. Tarihsel olarak, boykotlar, sosyal, siyasi ya da ekonomik değişim sağlamak amacıyla kullanılan etkili bir protesto aracıdır.

Bir protesto şekli olan boykot, Anayasa’nın 24, 26 ve 34’üncü maddeleri ile güvence altına alınmış bir vatandaşlık hakkıdır. İfade özgürlüğünün veya kişinin parasını hangi yönde harcama veya harcamama iradesinin bir biçimi olan boykot, siyasi iktidarın hoşuna gitmediğinde, keyfi bir şekilde suç haline getirebileceği bir eylem değildir.

Hukuki çerçeveden bakıldığında ise Türk Ceza Kanunu’nda boykot diye bir suç bulunmamaktadır. Nitekim Türk Ceza Kanunun 2. Maddesinde: “Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz.” Denilmektedir.

Uzun lafın kısası suç yoksa ceza da yoktur.

Muhalif kişilerin, belli partilerin belediyelerinden veya o partiye müzahir özel kurum ve kuruluşlardan, muhalif oldukları gerekçesiyle uzaklaştırılmaları, erdemli bir davranış olmamakla birlikte, bir yere kadar anlaşılabilir bir durum olabilir.

Fakat devletin bir kurumunda görevli olan kişilerin muhalif oldukları veya hiçbir suç oluşturmayan boykota destek verdikleri gerekçesiyle işlerinden atılarak ekmekleriyle oynanması kabul edilebilecek bir şey değildir.

Peki nedir? Devlet veya Hükümet eliyle yapılan hukuksuz ve keyfi her uygulama bir zulümdür.

Bu bağlamda, yapılan boykot paylaşımlarının ardından, TRT’nin Teşkilat dizisinin kadrosundan çıkarılan Aybüke Pusat’a, ona destek verenlere yapılan keyfi işlemler ve hukuksuz olarak yapılan gözaltılar bir zulümdür.

Hükümete ve hükümet yandaşlarına çağrım şudur:

• Unutmayalım ki, “Zulümle abat olanın akıbeti berbat olur.
• Ve yine unutmayalım ki, Büyük Türk Şairi ve Düşünürü Nizami-i Gencevi’nin de dediği gibi: “Dünyaya fatih olmaz zulüm ile rezalet, Yeryüzünün fatihi: adalettir, ADALET!”

• Bu nedenle gelin bu çıkmaz sokaktan çıkın, gelin zulmetmekten vazgeçin, gelin partizanlığı değil adaleti hâkim kılmak için gayret sarf edin. Büyük Türk Veziri Nizamül Mülk’ün dediği gibi “İnsanlar inançsız yaşayabilirler, ama ADALETSİZ yaşayamazlar.”

• Ne zulmedin, ne merhamet edin… Aklınızı başınıza alın ve yalnızca A D A L E T edin.

• Gelin ayrıştırmaktan, kamplaştırmaktan, kutuplaştırmaktan ve insanlarımızı birbirine düşman etmekten vazgeçin.

Yok, vazgeçmezseniz!

O zaman ne diyelim?

Zulmünüz artsın ki, zevaliniz çabuk gelsin.

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.